Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla sohbet ederken ilginç bir cümle kurduğunu fark ettim: “Ya kim ne yapsın benim verilerimi?”
Aslında bu cümle, içinde bulunduğumuz dijital çağın en büyük sorunlarından birini özetliyor. Öyle çok alıştık ki kişisel bilgilerimizi paylaşmaya, artık mahremiyet konusu bazı insanlar için eskisi kadar önemli görünmüyor. Sosyal medyada özel hayatımızın en ince ayrıntılarını paylaşabiliyor, bazen kimseyle paylaşmamamız gereken kişisel bilgilerimizi bile düşünmeden yapay zekâ araçlarına gönderebiliyoruz.
Peki, gerçekten kim ne yapsın bizim verilerimizi?
Bugün yapay zekâya yalnızca bir soru sormuyoruz. Bazen sağlık bilgilerimizi, özel yazışmalarımızı, fotoğraflarımızı, hatta kendimize bile anlatmakta zorlandığımız meseleleri anlatıyoruz. Üstelik bunları yaparken çoğu zaman karşımızdaki sistemin bu bilgileri nasıl işlediğini, ne kadar süre sakladığını veya hangi amaçlarla kullanabileceğini düşünmüyoruz.
Özellikle sağlık alanında bu durum daha da dikkat çekici. İnsanlar yaşadıkları sağlık sorunlarını yapay zekâya anlatıyor, tahlil sonuçlarını gönderiyor ve karşılığında bir doktordan alabilecekleri türden yorumlar bekliyor. Elbette yapay zekâ, bazı temel sorulara yanıt verebiliyor ve sağlık bilgilerini anlamamıza yardımcı olabiliyor. Ancak bir konuda bilgi vermesiyle bir doktorun yerini tutması aynı şey değil.
Bir de işin başka bir boyutu var: Biz bu bilgileri yapay zekâyla paylaşıyoruz ama paylaştıktan sonra onlara ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz?
Yapay zekâ şirketlerinin veri işleme ve model geliştirme süreçleri, kullandığımız hizmete ve o hizmetin ayarlarına göre değişebiliyor. Bu nedenle her paylaştığımız bilginin mutlaka model eğitiminde kullanıldığını söylemek doğru olmaz. Ancak kişisel verilerimizin nasıl işlendiğini bilmeden hareket etmek de en az bunun kadar büyük bir sorun.
Üstelik mesele yalnızca sağlık bilgilerimizden ibaret değil. Bazen bir sohbet robotuna özel hayatımızı anlatıyor, bazen bir fotoğrafımızı düzenlemesini istiyor, bazen de bir başkasına ait bilgileri hiç düşünmeden sisteme yüklüyoruz. Teknoloji bize kolaylık sağlarken mahremiyetimizin sınırlarını da yeniden belirliyor.
Tam da bu noktada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor. Bir tarafta kişisel verilerimizin korunmasına yönelik yeni teknolojiler geliştiriliyor. Örneğin WhatsApp'ın belirli sohbetler için sunduğu ek gizlilik önlemleri, özel konuşmaların ve paylaşılan içeriklerin korunmasına yönelik arayışın bir parçası. Diğer tarafta ise teknoloji şirketleri, bizim adımıza daha fazla iş yapabilen yapay zekâ asistanları geliştiriyor.
Google'ın duyurduğu yeni nesil asistan özelliklerini düşünün. Artık yalnızca sorularımıza cevap veren değil, belirli görevleri yerine getirebilen sistemlerden söz ediyoruz.
Düşünsenize, ödemeniz gereken bir faturanız var. Asistanınız gerekli işlemleri sizin adınıza gerçekleştirebiliyor. Kış geliyor ve kendinize hem şık hem de sıcacık tutacak bir ayakkabı almak istiyorsunuz. Bütçenizi ve beklentilerinizi söylüyorsunuz, o da seçenekleri araştırıp size uygun ürünleri buluyor. İzin verdiğiniz ölçüde satın alma sürecini bile üstlenebiliyor.
Bütün bunlar kulağa oldukça güzel geliyor. Daha az zaman harcıyoruz, daha az uğraşıyoruz ve belki de kendimize ayırabileceğimiz daha fazla zaman kazanıyoruz.
Ama asıl soru tam da burada başlıyor: İşlerimizi kolaylaştırması için geliştirdiğimiz yapay zekâya, hayatımız üzerindeki kontrolü ne ölçüde bırakacağız?
Bir faturanın ödenmesi basit bir işlem gibi görünebilir. Ancak işin içine para, alışveriş, kişisel tercihler, sağlık bilgileri ve özel hayatımız girdiğinde mesele değişiyor. Bizim adımıza karar veren bir sistemin hangi bilgilere eriştiği, neyi hangi gerekçeyle yaptığı ve gerektiğinde bu işlemleri durdurup durduramayacağımız giderek daha önemli hâle geliyor.
Bir başka çelişki de zaman meselesinde karşımıza çıkıyor.
Teknoloji geliştikçe işlerimizi daha hızlı yapıyoruz. Eskiden saatlerimizi alan bazı işlemleri bugün birkaç dakikada tamamlayabiliyoruz. Buna rağmen çevremizde zamanın kendilerine yetmediğinden yakınan, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan pek çok insan var.
Peki, işlerimizi kolaylaştıran bu teknolojiler gerçekten bize zaman mı kazandırıyor, yoksa kazandığımız zamanı da yeni işlerle mi dolduruyoruz?
Belki de sorun yalnızca teknolojide değil, bizim onunla kurduğumuz ilişkide.
Bir gün bütün işlerimizi yapay zekâ asistanlarına devrettiğimizde gerçekten rahatlayacak mıyız? Yoksa o gün geldiğinde bu kez de yapacak bir şey bulamamaktan mı şikâyet edeceğiz?
Açıkçası bunun cevabını ben de bilmiyorum.
Fakat şundan eminim: Teknolojinin gelişmesi kaçınılmaz olabilir ama kişisel bilgilerimizin değerini unutmak zorunda değiliz. Yapay zekâdan yararlanmakla ona hayatımızın bütün kapılarını açmak arasında önemli bir fark var.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz mi yapay zekâyı hayatımızı kolaylaştırmak için kullanıyoruz, yoksa hayatımızı kolaylaştırma vaadiyle ona giderek daha fazla alan mı açıyoruz?